Uzun zaman reklam sektöründe çalıştığımız için yüzlerce farklı markayla tanıştık ve doğal olarak da yüzlerce farklı insan tavrına tanık olduk. Tanık olmaya da devam ediyoruz. Sizlerle aklımda kalan, sürekli duyduğumuz müşteri repliklerini paylaşmak istiyorum. Kimse alınmasın, kızmasın. Bu da işin şakası…
Müşteri Replikleri 1: Bizimle çalışınca size daha çok müşteri gelecek. O yüzden fiyatı indirelim. Bizimle çalışan çok kazanır. (Bazı müşteriler işlerini daha ucuza yaptırabilmek amacıyla kendilerini sektördeki en değerli marka olarak izah ederler ve onunla çalışılırsa başka müşterilerin de ajansa geleceklerini söylerler. Israrla bunu kullanıp fiyat indirmeye çalışırlar. Oysa bizler reklam sektöründe çok nadir aynı sektördeki iki müşteri ile aynı anda çalışırız. Çocukları kandırmak için elma şekeri vermenin, işdünyasındaki yetişkin versiyonu. Önce sen yeterince bütçe ayır da ben başka müşteri alıp almayacağıma kendim karar vereyim.)
Müşteri replikleri 2: Bu logoyu ben yaptım. Nasıl? Hem de taaaa 30 yıl önce. (Bazı müşteriler, zamanında kimseyi bulamadıklarından ya da işin nasıl işleyeceğini bilmediğinden, logolarını kendileri yapmış olur. Bununla da övünürler. Onlar için hiçbir tasarımcının yaptığı ya da yapacağı logonun önemi yoktur.)
Müşteri replikleri 3: Ben de dün gece bir senaryo yazdım. Arkadaşlar benim esprilerimi çok sever. Çok komik bulurlar beni. Buna da çok güldüler. Bakın nasıl olmuş? (Bazı müşteriler, içlerindeki yaratıcılığı ve reklamcılığı ortaya çıkarmak için her fırsatı değerlendirirler. Üstelik bunu işin profesyoneline de sıkılmadan deklare ederler.)
Müşteri replikleri 4: Biz dünyanın en iyi ürününü üretiriz. (Ne güzel. Bundan ben mutlu mu olmalıyım? Asıl tüketici mutlu olmalı. O ne diyor? O da böyle mi düşünüyor?)
Müşteri replikleri 5: Logoyu büyütelim. (Çok klasik bir repliktir bu. Bütün reklamverenler reklamlarda logolarını büyütmek isterler. Logo büyüyünce sanki tüketici o ürünü daha çok almak isteyecek. Oysa dünyanın en ünlü markaları tam tersine logolarını değil, marka çağrışımları yapacak diğer renk, tipleme, yazı karakteri, ürün ambalajı gibi unsurları öne çıkarırlar. Neden acaba? Büyük markaların ve biz reklamcıların bilmediği bir durum var sanırım burada.)
Müşteri replikleri 6: Tüm bu sayfaya para ödüyorum. Buralar neden boş? (Evet o ilanın olduğu tüm sayfa senin. Ama insanların yazıları rahat okuması, resimleri net görmesi, logoyu net seçebilmesi gibi nedenlerden ötürü reklamın belli alanlarının boş olmasında yarar var.)
Müşteri replikleri 7: (Saat 18.00) Bu ilanı yarın sabah yollamanızı istiyorum, genel müdüre sunacağım. (Biz reklamcılar bilindiği üzere uyumayız. Bizim mesleki bir tavrımızdır bu. Bu nedenle 7 gün 24 saat çalışırız. Doğal olarak müşteri akşam işten çıkıp kendisi evine giderken yeni işi ister ve sabah uyanıp ofisine geldiğinde de işi görmeyi arzu eder. Haklı.)
Müşteri replikleri 8: Bizden de az kazanın… (Reklamcıların inanılmaz paralar kazandığı sanılır. Özellikle de son krizde bunun böyle olmadığını biraz anlamışlardır, diyordum ama anlaşılamamış. Bazı müşteriler, ısrarla bütçeleme yapılırken ajanslara bu repliği aktarırlar. Ajansın bir hayır kurumu olduğunu düşünüyorlar sanırım.)
Müşteri replikleri 9: Sizin metinleri yazan bir adamınız var mı? (Bunu da duydum. Reklam ajansını, daha önce çalıştığı matbaa ile karıştıran müşteri doğal olarak böyle bir soruyu soracaktır. Ve bu mesleğin adı “metin yazarlığı” değil, “reklam yazarlığı”dır.)
Müşteri replikleri 10: Fotoğraf çekmek için para mı vereceğiz? (E, bu da doğal bir soru. Daha yeni katalog gibi çalışmalara başlayanlar, gördükleri diğer kataloglardaki fotoğrafların ücretsiz çekildiğini sanıyorlar. Çünkü, dünyada herkesin elinde küçük de olsa bir fotoğraf makinesi var ve herkes fotoğraf çekebiliyor. herkesin otomobili var ve arada bir kaportayı açıyorlar. Ama sonunda otomobili oto sanayisindeki ustaya götürüyorlar. Bunun gibi bir durum.)
Müşteri replikleri 11: Biz bu parayı kazanmak için ne çok çalışıyoruz, biliyor musunuz? (İstedikleri işlerin bütçesini duyunca bazı müşteriler çıldırıyor. Ama onlara söylediğimiz fiyata daha dün lüks iki adet otomobil aldığını da arada ağzından kaçırıyor. Tabii ki bir de Rusya’da tatil için harcadığı paralar da işin cabası. Tüm oteli kapatmak bir iki yıllık reklam bütçesine denk geliyor ama bunu ona hatırlatmıyoruz. Unutmadan, biz de o parayı kazanmak için çok çalışıyoruz.)
Müşteri replikleri 12: Bize öyle bir marka adı bulun ki, reklama ihtiyaç olmasın. O adı duyunca herkes bizi hatırlasın. (İnanılmaz. Ama olabilir. Ama kimseye reklam yapmayınca insanlar nasıl duyacak? Bilmiyorum. Bir de Türkiye’de artık boş marka adı neredeyse kalmadı, hatırlatalım.)
Müşteri replikleri 13: Reklamda benim torunu oynatalım. Herkes çok seviyor onu. Bir de oyuncu parası vermemiş oluruz. (Buyurun. Torun konservatuar mezunu oyuncudur aslında. Öyle bir oyunculuğu vardır ki anlatılmaz, yaşanır. Şimdi nasıl dersin sen bu müşteriye, “bu iş böyle amatörlükleri kaldırmaz, tüketiciye ciddi bir iş sunacağız”, diye?)
Müşteri replikleri 14: 120 dakikalık sinemadaki film 1 milyona maloluyor. 30 saniyelik reklam nasıl 200 bin lira olur? Saçmalamayın. (Sinema filmleri ile 30 saniyelik filmin çekimleri arasındaki teknoloji farkını ve oyunculuk ücretlerinin değiştiğini bilmeyen biri için gerçekten kavranması zor bir konu. Ayrıca Türkiye’de ne kadar yüksek bütçeyle yapılsa da sinema filminde insanlar mümkün olduğu kadar düşük ücret alırlar, hatta ücret almazlar. Sinemaya katkı olsun diye nerdeyse ücretsiz çalışılan çok film vardır. Sinemadan para kazanılmış olunsaydı, Yeşilçam eskileri şimdi trilyoner olurdu. Yılda 300 film çekmek ne demek düşünsenize. Sinema filmine gerçek bütçe ABD’de harcanır. Bu nedenle bu insanlar reklam filmlerinde, tamamen ticari iş olduğu için fiyatlarını yükseltirler. Haklılar. Bilginize.)
Müşteri replikleri 15: Öyle bir reklam olsun ki, hem satışlar artsın hem de herkes bizi tanısın, hem de ürünün tüm özelliklerini okusunlar, hem de şirketin imajı yükselsin, hem de… (Diye gider bu… Müşteri para harcadığı için tek bir gazete ilanının bile tüm bunları aynı anda çözmesini bekler. Ama tüm bunları aynı anda çözebilen reklam henüz yapılabilmiş değil. Biz reklamcılar aslında 150 yıldır tüm dünyada bunun sırrını bulmaya çalışıyoruz.
)
Müşteri replikleri 16: Bana depo şefini çağırın. Bakalım o ne diyecek bu reklamlara? (Tabii ki depo şefine işi olmayan bir şeyi sorarsanız, o da size yaranmak için aklına gelen tüm eleştirileri sıralayacak. Madem öyle siz de bize depo şefinin başında olduğu depoyu gösterin, biz de eleştirilerimizi sıralayalım. Depo olayından hiç anlamam ama bir şey sorulunca bir cevabım mutlaka olacaktır, her Türk Evladı gibi…)
Müşteri replikleri 17: Benim yeğenim var. Bir gecede internet sitesi yapıyor. Nasıl olur da siz bana hem de bu paraya bir ay sürer diyorsunuz? (Buyurun yaptırın o zaman. İnternet dünyasının nerelere vardığını ve internette tasarımın önemini şimdi yeniden mi anlatmamız gerekiyor? Tabii ki bir de bilgisayar programlarını bilen herkesin tasarımcı olmadığını; uygulamacı ve tasarımcının ayrı konular ve alanlar için varolduklarını da söylemek gerek.)
Müşteri replikleri 18: Şimdi siz, birinci konseptteki başlıkla ikinci konseptteki resmi ve üçüncü konseptteki alt bandı alın aynı ilanda birleştirin. (Tabii… Meğer bizim ajansın yaratıcı yönetmeni aslında müşterinin kendisiymiş. Her konsept kendi içinde bir bütündür. Zaten adı o nedenle konsepttir. Yaklaşım da diyebiliriz. Biz sizin dediğinizin onlarcasını deneyerek geldik o noktaya. Ama müşteri istediği için bir gün daha uğraşalım ve istediğini yapalım. Ki olmayacağını görsün.)
Müşteri replikleri 19: Kardeşim Tanrı kelamımı bu? Neden değişmesin? (Bazen de müşteri ağır bir benzetme yapar, işte böyle. Siz de başınızı önünüze eğer ve kendinizi Tanrı yerine koyup bu doğrusudur, değiştirmeyiz dememeyi öğrenmeye başlarsınız. Ama müşteri kendisini o mertebeye koyup emir verdiğini düşünmez nedense!)
Müşteri replikleri 20: Bakın patron “başka ajanslardan da fiyat alın”, dedi. Ona göre… (Bu da mevcut ajansı bırakmakla tehdit etmenin başka bir yoludur. Siz de mecburen fiyat indirirsiniz. Kazandığınız boş bir portfolyodur, kaybettiğiniz ise ciddi bir emektir.)
Müşteri replikleri 21: Biz bir de bizim matbaadan fiyat alacağız. (Güvensizliğin bir başka boyutu. Müşteri nedense hep “kazıklandığını” düşünür. Oysa kendisi de sokaktaki müşterisine elinden geldiğince yüksek bir karla sattığını unutur. Ona sokaktaki bir tüketici gelip hesap soramaz.)
Müşteri replikleri 22: Bir de bunun mavisini görelim. (Oysa o reklamda olabilecek bir kaç rengi zaten bir ajansta denemiş ve sonunda en uygun rengi müşterinin karşısına getirmişizdir. Ama onu görsün bakalım. Bu arada defalarca tekrar tekrar alınan lazer çıkışların maliyetini ve çevreyi kirletmesini ona ödetemezsiniz, o başka.)
Müşteri reklikleri 23: Ben sarı severim. Bir de sarı deneyin. (Böyle istekler de olur. Herkesin zevki başka. Ama sokaktaki müşterinin beğenisi bu değil deseniz de durum değişmez. Önce müşteri kendisi beğenecek.)
Müşteri replikleri 24: Cem Yılmaz’ı oynatalım. (Tabii… Cem Yılmaz hiç kadın ayakkabısı reklamında oynamamıştı. İyi olur. Oynamadığı tek ürün kategorisi reklamı bu sanırım. Onu da oynar. Neden olmasın? İyi de siz daha sadece film çekimine bile 100 bin TL dediğimizde çıldırmıştınız, Cem Yılmaz’ın fiyatını nasıl ödeyeceksiniz? Bir de tabii ki markanızla bütünleşen bir isim olarak onu düşünmeniz de ayrı bir zeka.)
Müşteri replikleri 25: Bu ürün çok gizli. Herkes bizim ürünün peşinde. (Aman dikkat edelim. KGB, CIA ve MOSSAD etrafta olabilir (Artık KGB kalmadı ama olsun). Sanayi casusluğu çok ağır bir suç ayrıca. Bırakalım bu paranoyak durumları ve reklam yapalım.)
Müşteri replikleri 26: Size çikolata getirdim. Zekanız açılsın, bize çok yaratıcı çalışma yapın, hah, hah, hah! (Şakacı müşteri tipi. Bizim zekamızı çikolata ile yükseltmek çok yaratıcı bir fikir.)
Müşteri replikleri 27: Onlar Seda Sayan’ı oynattılarsa ben de Sibel Can’ı oynatırım. Hatta Gülben Ergen’i. (Allah’tan televizyondaki terlik savaşları bitti.)
Müşteri replikleri 28: Benim ürünüm erkek. Reklam yapmasam da satar. (Bu da Kayserili bir müşterimizin ünlü repliğidir. Demek ürünler bizim bilmediğimiz bir şekilde erkek ve kadın olarak ayrılıyor. Hatta aslında heteroseksüel, gay, travesti, transeksüel, lezbiyen gibi de ayrılmalı. Doğrusu bu. Bir tek erkek ürünün reklama ihtiyacı yokmuş onu öğrenmiş olduk. Sanırım o da “çük” farkıyla önde olduğu için. Ama şişme göğüsler dik durunca çükten daha mı önde olur? Göğüs farkıyla, gibi… Bu arada müşterimizden ne öğrenmiş olduk? Tabii ki, tüketici pazara çıktığında erkek ürün arıyormuş, bunu öğrendik. Ben hala ürünlerin cinsiyetini anlayamıyorum. Sanırım aseksüelim.)
Müşteri replikleri 29: Benim için satış çok önemli. O yüzden pazarlama müdürünü satış müdürüne bağladım. Onunla çalışacaksınız. (Aferin size. Şimdi, pazarlama biliminin tarihine değinmeyeceğim burada ama pazarlamanın tüm araştırma, üretme, satış ve satış sonrası gibi tüm süreçlerin bir toplamı olduğunu bilmeyen bir patrona ne anlatılır ki? Pazarlamayı yüzyüze satış sanan biri tabii ki, satış müdürünü nerdeyse genel müdür ilan edebilir.)
Müşteri replikleri 30: Ben bir piar çalışması istiyorum. Bakalım pazarda kaç kişi bizi tanıyormuş, öğrenelim. (Burada duralım. PR mı PİAR mı? PİAR şu anda adı değişmiş olan bir özel kurumun adı. Bir pazar araştırma şirketi. Müşterimiz, artık jenerik hale gelmiş olan bu ismi, pazar araştırması ile eş düşünüyor. Okunuştaki PR ise İngilizce halkla ilişkiler demek olan Public Relations’ın kısatması.)
Müşteri replikleri 31: Ben hiç reklam yapmadan ünlü oldum. (Oysa bugüne kadar yüzlerce katalog, broşür, bina giydirme, araç giydirme, açıkhava, kapılara broşür bırakma gibi çalışma yapan bir kurum. Reklamı sanırım sadece TV ya da gazete reklamı olarak algılıyor.)
Müşteri replikleri 32: Kurtlar Vadisi’ne reklam girsek yeter bize. (Tabii ki yeter. Yani, o diziyi izleyenlere seslenmek istiyorsanız doğru bir karar. Ama siz, kadın şampuanı üretmek istediğinize göre sabah kadın kuşağına girseniz daha iyi olmaz mı?)
Müşteri replikleri 33: Fuardaki mankenleri birlikte seçelim. (Allah Allah! Sanırım paketleyip eve götürecek fuar sonrası. Manavdan domates alınıyor sanki. Sevgili müşterim, derdimiz fuarda otomobilleri sergilemek. Mankenleri değil. Mankenler fuarda “gel gel” yapsın diye, pardon, standa ilgiyi artırsın diye var.)
Müşteri replikleri 34: Biz size sormadan araştırma yaptırdık ve reklamlarda Şafak Sezer’i kullanmaya karar verdik. Çok komik geliyormuş halka. Aslında 4. sırada çıktı ama parada anlaştık bile. (Demek diğerlerine paran yetmedi. Madem derdiniz komiklik, neden otomobil satıyorsunuz? İnasanları kahkahadan güldüren başka bir ürün satalım.)
Müşteri replikleri 35: Ben Koç muyum? Benden daha az para alsınlar. (Tabii ki bu da bir züğürt bakış açısı. Fakirim, o yüzden daha az para öderim. Medya da burs veriyor zaten fakir olan reklamverene, iyi. Artık, Koç değil, başka isimler de zikredebilirsiniz. Başka yerlere değil de kurumunuza, markanıza yatırım yaparsanız bence daha çok kazanırsız.)
Devam edecek…
(Bu yazının tamamını ya da bir bölümünü, kaynak göstermeden lütfen başka bir yerde kullanmayınız. Kaynak: Bülent Fidan. www.bulentfidan.com)

Tabi Tabi,
reklamcılar hep haklı..
Keşke birde müşteri yolmaya çalışan reklamcıların klişelerini yazsaydınız.
Şunu da okuyan VAH VAH VAH bu reklamcıların yaşadığı da hayat mı der..
Valla şans eseri okudum bu yazıyı, gülmekten kendimden geçtim..
Reklamcılar size birşey diyim mi.. Google Adwords diye bir olay var artık. Bazı sektörler sayesinde reklamcıların pençesinden kurtuldu.
)))))
Sizlerin teklif ettiğini reklam bütçelerinin 100′e 1 fiyatına reklam veriyorsun, çok daha iyi sonuç alıyorsun. Haa aynı işi ajanstan yaptırmaya kalksan 10 misli para ödüyorsun.. ve sonuç daha iyi olmuyor. Ama ajanslar napsın ekmek parası di mi
Komik olmayın, hayata ve gerçeklere dönün…
Sayın Mahmut Güler, bir kaç yazı öncesinde zaten reklamcıları eleştiren bir yazı kaleme almıştım. “Kolay Reklamcılığın 25 Yolu” başlıklı yazıda reklam sektöründe kendine “yaratıcı” diyen reklamcıları eletirmiş ve doğal olarak bir reklamcı olduğum için kendimi de eleştirmiştim. Dilerik siz bir reklamveren ya da internet sitesi sahibi biri değilsinizdir. Çünkü, tüm marka iletişimini Google’a bağlayan bir mantık ne yazık ki ucuzculuğa kaçıştır ve asıl çöpe atılan kısım da budur. Bu konuda detaylı tartışma keyifli olacaktır. Ancak, pazalam ailetiyiminin karşısına Google Adwords’ü çıkaran birinin işe nederen baktığını da net olarak anlayabiliyorum. Bu nedendel tartışmaya çok da gerek yok.
Bir Mahmut Bey, komik değiliz. Tam tersine hayatın tüm gerçeklerini işlerin merkezinde yaşıyoruz. Burada ciddi açıklamalarla o eleştirileri yapmış durumdayım. İçerik önemli. Okumak ve anlamaya çalışmak gerekir. İşin kolayına kaçmadan. Saygılar.
Bu yurdum reklamvereninin bu tür uçuk istekleriyle medya ajansları ve medya pazarlama şirketleri de her gün karşı karşıya. %100 Türk sermayeli patron şirketlerinin ilk nesil patronları herbirşeyi kendileri sıfırdan kurup, işletmeyi reklam vermeye hazır hale getirince bu işi de ben herkesden iyi yaparım deyip ota boka karışıyor.
2.nesil patronların bazıları babaları amcaları yönetimden el etek çekene kadar sürekli misket oynuyorlar. Bir diğer kısmı da koyuyor testikülleri masaya ve işi ele alıyor. Burada birçok başarı hikayesi ortaya çıkmakta. İşletmenin geçmişte yapmış olduğu iletişim hatalarını tekrarlamamak adına işi işin uzmanlarına teslim eder bu yurtdışında okumuş 2.nesil.
Türkiye’yi ayakta tutan ve herzaman ayakta tutacak olan yurdumun reklamvereni olduğunu unutmamak lazım. Bize, tüm iletişimcilere düşen görev de ‘yeni reklamveren olmuş firmalarımıza iletişim dinamiğini usanmadan, sıkılmadan, onların anlamsız soruları ve müdahalelerini örneklerle onlara göstererek niye böyle salakça hareket etmemelerini gerektiği hakkında ikna etmektedir.’
Teoman Tükeler
Teoman Bey, çok iyiniyetli bir tavırla “reklamvereni usanmadan eğitmek lazım” demişsiniz. Ancak, nerdeyse 20 yıldır sektörde olan biri olarak, 20 yıldır sürekli reklamcılık dışında eğitmenlik yapmanın da bizi yıprattığını görmemiz lazım. Biraz da reklamveren tarafında, işi bilen, eğitimin ialmış, çalışacağı kurumların dilini öğrenen birileri neden olmasın? İnatla biz onların her şeyini öğrenelim istiyorlar. Ama kendileri ufacık bir çaba sarfetmiyorlar.
Bu sözlerden ne yazık ki birden çoğunu duymak zorunda kalmış biri olarak acı acı güldüm bazılarına. Tasarım ve fikir denilen şeyler elle tutulan, kilo ile satılan, bir depoda istiflenen “madde”ler olmadıkları için, özellikle kurumsallaşamamış bir çok şirket için “para verilmesi saçma olan şeyler” kıstasındalar.
Olayın Teoman beyin yorumda gizli olduğunu düşünüyorum ben de. Şirketi kuran bilmem ne köyünden gelip bilmem ne arabasının bilmem ne parçasını ilk defa 1958 yılında üretmiştir. Bu kişi genelde metalaştırılır. O artık herşeyi bilendir. Ama Teoman bey’den farklı olarak bu olayın sadece 2. jenerasyonda çözüldüğüne inanmıyorum, çünkü onlarda da “ben patronsam herşeyi biliyorum” tavrı devam eder. En azından 3 hatta 4. jenerasyona sarkar kurumsallaşmayı sindirmek…
Burada aslında reklamcıların da oldukça suçlu olduklarını düşünüyorum, çünkü işi alabilmek adına patronun dediklerini onaylama ve “yaaa bilmem ne bey sizde yıllardır reklam veriyorsunuz, siz de bizim kadar biliyorsunuz bu işleri” yıkama yağlamalarına tanık oluyoruz ve işin acısı patronlar da bunu doğru zannediyorlar.
Başlangıç sayfamı kurcalarken tesadüfe gördüm yazınızı ve yazılanlar beni okurken çok güldürdü ancak işin içindeyken pek gülemiyorsunuz, bayağı bir geriliyorsunuz,, ama böyle birisi tarafından yazılıp okununca eğlenceli geliyormuş..:) Benim sizler kadar tecrübem yok, ama bir kaçını ben de duymuştum müşterilerden.
Misal,
Bir dernekle çalışıyorduk.Bir sticker yaptırmışlardı bana A3 ebatlarında fiyat yüksek gelmişti, sonra ebatlarını küçültmemizi istemişlerdi ama fiyat aynı kalmıştı. Digital baskıcının adetlerde belli bir standardı vardı fiyat aynıya geliyordu, bunu müşteriye anlatmıyoruz, kazıklandığını idida ediyorlar..:) Fiyatı aşağıya çekerek kim kazıklanıyor acaba? Biz elimizden geleni yapıyoruz, ama sadece biz yapıyoruz…v.b. gibi bir çok örnek…
Buradan bakınca eğlenceli, ama içinde olunca gerici bu paylaşım için teşekkürler..:) Allah hepimizin yardımcısı olsun…:)
Tüm sorunların temelinde kitle iletişim araçlarıyla reklam yapmanın aslında lüks bir ihtiyaç olduğunu kabul etmeme var.
Malın satısını tek tek evlere giderek her satış için yüzyüze görüşerek yapılması malın alıcısı için lüks görünsede aslında satıcı için meşakkatli ve pahalı bir süreçtir.
Eğer malı kiltele iletişime çıkarmak,sergilemek, ve bu eylemin hemen satışa dönmesini beklemek bir marka adayı için çok çok lükstür. Oturduğun yerden tüm müşterilere ulaşıp vaad vermek çok lüks bir işlemdir.
Her lüksün bir bedeli var. Bu bilince reklam veren kişilerin ulaşması öyle kendi kendine ikinci, üçüncü, kuşakları beklemekle olmaz çünkü bu kuşaklarda babalarından öğreniyor işi ve hayat gerçeklerine uymayı öğrendiklerine yeğliyor.
Bunu bir kurumun üstlenip reklam verenin reklamcıdan ne beklemesi gerektiğini, verdiği paranın nerelere gittiğini ve maksimum verimi nasıl alacağını anlatan kısa dönem eğitimlerle vermesi gerekir.
Bunun bir dernek yada topluluktan öte Türkiye Reklamcılar Odası olması gerekir.
Araştırırsanız Reklamcılar Odamız Var fakat temelde Tebelacı dediğimiz ama kendilerini reklamcı olarak nitelendiren esnafın odasıdır. Onalar kendi mesleki zorluklarını o oda arcılığıyla çözüyorlar.
Ama Kitle iletişimi kullanan reklamcıların bir sektör haline gelmiş olmalarına rağmen bir odaları yok. Dolayısıyla resmen bir meslekte sayılmaz. Kaldıkı bu günlere kadar öceden belirlenmiş tavan ve taban fiyatları olmadığından hem reklamcılar bunu kullanmış hemde belirli bir bilgi olmadığından reklam verenler her durumda fazla para ödediklerini düşünmüştür.
Eğer odamız olursa reklamcılığın içinde her maddi durum denetlenebilir genel bir güven ortaya çıkar, müvekkillerimiz (client) çok daha hakim oldukları bir alamda alışverişlerini yapar.
Reklamcılarda kriz dönemlerinde fiyat düşürmek, inanmadıkları işe imza atmak, 12 ay ödeme beklemek gibi durumlarda kalmadan elindeki iş gücünü en iyi şekilde kullanır.
Kandıkı iki taraf arasındaki bilgi uçurumunu düzenliyeceği senpozyum ve seminerlerle kapatıp iletişim için kollarını sıvamış insanların kendi aralarında ki iletişimide sağlıklı boyutlara taşımış olur.
Benim beklentim tanınan, güvenilen TV programlarına davet edilirken “Duayen” diye çağırılan kişilerden birinin tüm piyasa bağlantılarından vazgeçip bağımsız bir oluşumla bu Türkiye Reklam ve Tanıtım Hizmetleri Meslek Odasını kurmasıdır. Matbaadan Tv kanalına, Free lens web tas. dan, Fotoğrafcıya, Reklam ajanslarından medya planlama ajansalarına reklmadan kim ekmek yiyorsa herkesin üye olup kanunileşmesi gerekir.
Tek kelimeyle, demek isterdim ama iki olacak: Tesekkur ederim. İlaç gibi geldi. Hah, hah, hah, diyerek okudum. 35 maddenin iki tanesi hariç, hepsini yaşamış olmak trajedinin daniskası.
1 ve 8. maddelerin ileri safhasini paylaşmadan edemeyeceğim:
Broşur isteniyor. Fiyat teklifi yollanıyor. Pürtelaş telefon geliyor (Satınalma müdürüyle muhatabız):
- Sizin fiyatlarınız çok yüksek. Ben arastırma yaptım, siz resmen uçmuşsunuz.
- Beyefendi, siz sanırım fiyatları çevre matbaalardan aldınız?
- Evet, nereden alacaktım ki?
Elbette, besmele çekilir, matbaa ve ajans arasındaki fark, işleyişten çalışanların eğitim ve uzmanlıklarına, dolayısıyla da aldıkları maaşa kadar anlatılır.
Sonuç?
- Bu sefer de siz kazanmayın; promosyon yapın bize.
Evet efendim, kelimesi kelimesine bu cümle kuruldu bana. Tabii tersanede ürettikleri gemilerden birini isteseydim ve bu sefer de siz kazanmayın, deseydim yanıtı ne olurdu, bilemiyorum.
Selamlar,
reklamcısın işte ürünü abartı ve yalanlarla paketleyensin, madde seviciliğin peygamberisin, niye güvensinler ki sana.