Dünyada, ülkelerini de geride bırakan ünleri ile markalar, şirketlerin bütçelerinde giderek artan bir soyut varlık olarak güçleniyor. Durum böyle olunca da her ünlü gibi taklit edilmeleri bize, doğal bir süreçmiş gibi geliyor. Dünyada taklit markalar konusunda Çin’in ardından ikinci sırada olduğumuzu; böylesine büyük bir başarıya tüm ülke olarak birlikte imza attığımızı biliyor muydunuz?
Türkiye, dünyadaki taklit ürün pazarında 3 milyar doları aşan bir ekonomiye sahip. Bu veri ile Çin’in ardından dünya taklit ürünler ve markalar pazarında ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Son yıllarda uluslararası arenada, özellikle sportif başarılarımızın yanına bu güzel ikincilik oldukça yakışıyor. Türkiye markasının değerlenmesi için iyi bir ikincilik. Bu miktar aynı zamanda dünyada 150 ülkenin GSYH’ndan daha yüksek. Herkes bu duruma çok çok kızıyor ama durumun ironik bir yanı da var. Japonya (1950’ler) taklit ürünler ve markalar pazarının lideri konumundan bugün tüm dünyada lider elektronik markalar üreten bir ülke konumuna geldi. Kore, Tayland, Tayvan, Malezya ve Hindistan da… Şimdi de Çin. Kimbilir, belki Türkler de taklitteki başarılarının ardından bir süre sonra dünya markaları üreten bir ülke konumuna gelir. Dileğimiz bu. Yanlış anlaşılmasın, taklit ürünleri ve markaları üretmeye devam edelim demiyorum. Bunları bu kadar mükemmel üreten bir üretim gücü varken, devlet bu üretim gücüne biraz tasarım desteği verse de o üretimi yapan ehil kişiler dünya markası kalitesinde kendi markalarını yaratsalar. Son birkaç yıldaki baskınlar, üretimin her alanda kontrol altına alınması için yapılan araştırmalar, taklit marka üretiminin yavaş yavaş Türkiye’den Kuzey Irak’a kaymasına neden olmuş. Türkiye’de yakalanan taklit markaların bir kısmının kökeninin Irak olduğu kanıtlanmış. Bu durumda Türkiye, üretim gücünü de kaybediyor demektir… Buna dikkat etmemiz gerekir. Hayır, üretime değil, Türkiye’nin üretim gücünün kaybedilmesi konusuna dikkat etmemiz gerekir. Taklitin boyutları nedir diye baktığımızda karşımıza iki temel konu çıkıyor. Birincisi, doğrudan bir markanın ürününü, o markayla birlikte birebir taklit etmek. İkincisi ise tam bizim Laleli piyasasının işi olan tasarımın taklidi.
Taklit ürün ve marka pazarının en çok işlediği sektörler giyim, aksesuar, şampuan, oyuncak ve mutfak eşyaları. Birebir taklidi geçtim. Laleli piyasasındaki marka sahipleri de markaların taklit edilmesinden şikayetciymiş. Şaşırmamak elde değil. İtalya’ya, Almanya’ya, Fransa ya da İngiltere’ye fuarlara gidip hem defilelerden hem de oralardaki mağaza vitrinlerinden tasarımları birebir alıp uygulayanların büyük çoğunluğu Laleli piyasası değil miydi? Rus pazarına taklit ürün yetiştiremeyen onlar değil miydi gerçekten? Ben yine yanlış mı hatırlıyorum? Laleli’deki tekstil üretiminin yanı sıra Avrupa’da pek çok marka gıda ürünleri alanında da davalar açmış durumda. Bazı Türk markalarının ambalaj ve isimleri taklit etmesiyle başlayan bu durumdan gelecekte Türk gıda sektörü de zarar görebilir. Taklit marka pazarı gerçekten sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir pazar. Çünkü, taklit markalar doğal olarak farklı bir satış noktası da oluşturuyor. Tatil bölgelerindeki lüks otellerde satılan taklit markaları bir yana bırakırsak, taklit ürünlerin büyük çoğunluğu semt pazarlarında ya da toplu alışveriş yapılan hanlarda bulunuyor. Ve buradan da alışveriş yapan kitle belli. Yani, taklit markaların büyük kısmı ucuza satılıyor. Sonuç? Sonuç olarak bu tüketici kitlesi zaten taklit ürün aldığının farkında. Yüksek bedeller ödeyemeyecekleri markalara taklit olduğunu bile bile düşük bedeller ödeyip sahip oluyorlar. Tatmin, insanların her gelir grubu için geçerli bir duygu. Burada başka bir kavram ortaya çıkıyor. Tüketim demokratikleşmeli mi?
Markalar dünyası, “değer” kavramının doğası gereği, tüketimin demokratikleşmesine karşı çıkıyor. Bu durumda da sistem kendi içinde bir Robin Hoodçuluk oynuyor ve zenginden alıp fakire veriyor, diyebiliriz. Duruma böyle bakınca işler değişiyor değil mi?
Tabii ki markalar dünyası bunun da bir çözümünü bizlere sunuyor. Daha düşük gelir grubundakiler için her zaman bir alt markamız vardır. Buyurun. Sistem yine kendini savundu ve çözümünü üretti. Taklit marka üretimi çoğu zaman ülkenin itibarını zedelediği gibi aynı zamanda ticari büyümesini de olumsuz etkileyebiliyor. Geçtiğimiz yıllarda taklit üretim nedeniyle bir çok tekstil markası ülkemizdeki üretimlerini kesmişler, bunu da tüm dünyaya duyurmuşlardı. Sonuçta belli bir üretici kesimi üretimden çıkmak zorunda kalmıştı. Durumun boyutları sadece taklit üretim yapanları değil, anlaşılacağı üzere tüm ülkeyi ilgilendiriyor. Dünyada güçlenen, kendi markaları ile ilerleyen bir Türkiye olmamızın önündeki en önemli engellerden biri bu. Turquality projesinin çabası tam bunun tersi iken içerde birilerinin Türkiye imajını zedelemesi hoş bir durum değil. Bunun için çıkarılan yasalar da yeterli olmuyor. Markalar kendi taklitlerinin peşine kendileri ya da kurdukları derneklerle düşüyor.
Taklit olayının bir fikri mülkiyet hakkının ihlali olduğunu da unutmamak lazım. Gelecekte tüm dünyada sözü geçen bir Türkiye olacaksak, bunun en büyük mimarı dünyaya yayılmış olan Türk markaları olacaktır. Ama bir düşünün, dünyada taklit ürünlerle ünlenen bir ülkenin markalarının orijinal olduğunu düşünür müsünüz? Türkiye Japonya kadar şanslı olmayabilir.
Tescilli Markalar Derneği’nden Bir Uygulama.
Türkiye’de tescilli markaların bir araya gelerek kendi hukuksal haklarını korumak amacıyla kurdukları Tescilli Markalar Derneği (TMD), yeni bir uygulama başlatma kararı aldı. TMD, tescilli markaların nerdeyse orijinal gibi yapılmış olan taklitlerini yok etmeye kıyamadı. Bunun yerine, baskınlarla geçirilen tescilli marka ürünlerini, bu ürünlere ihtiyaç duyanlara dağıtma kararı aldı. Bunu nasıl yapacaklar bilmiyorum ama sonuçlarını bizzat izlemek istiyorum. Örneğin en çok taklit edilen markalardan biri Louis Vuitton… Bu ürünler eğer ihtiyaç sahibi kesime dağıtılacaksa, bu kesim Etiler ve Nişantaşı sakinleri olmalı, değil mi? Yoksa Esenyurt ya da Beylikdüzü’nün arka mahallelerindeki insanlarımızın Louis Vuitton’dan haberi olduğunu hiç sanmıyorum. Ya da Rolex saatlerinin hangi ihtiyaç sahiplerine dağıtılacağını da merak ediyorum. Nasıl seçilecek bu kişiler? Belediyelerin gıda ya da bazı kurumların promosyon dağıtım şekli gibi mi olacak? Kamyondan halka… Tabii ki bu işin şakası…
Tescilli Markalar Derneği doğal olarak bunları belli kurumlara verecektir. Örneğin, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Mor Çatı Sığınma Evleri, yüksek öğrenimde okuyan gençlere yardım eden üniversite vakıfları, illerdeki valiliklere bağlı sosyal yardım birimleri gibi…
Ortada bir haksız kazanç var ve Tescilli Markalar Derneği üyeleri, kendi markalarının ürünlerini dağıtarak aynı zamanda kendi markalarının tanıtımını da daha alt gelir grubundaki insanlarımıza bir şekilde yapmış olacaklar. Üstelik dağıttıkları bu ürünlerin üretimine hiçbir bedel ödemeden.
Bu da işin başka yönü. Keşke bu markalar taklit ürünlerini dağıtmak yerine doğrudan kârlarından belli bir kısım bedeli bu kurumlara bağış yaparak da hayatı daha yaşanabilir hale getirseler. Ben kendi adıma ödediğim paranın bir kısmının o kurumlardaki ihtiyacı olan insanlarımıza gitmesini isterdim.
Bu yazı, The Brand Age dergisinde yayınlanmıştır.
(Bu yazının tamamını ya da bir bölümünü, kaynak göstermeden lütfen başka bir yerde kullanmayınız. Kaynak: Bülent Fidan. www.bulentfidan.com)

Katalog çekimleri yapan bir fotoğraf sanatçısıyla bir iş için bir aradaydık. Kendisi yurt dışında bir mobilya fuarına katıldığını, verilen legal bir işi kotarmak için fotoğraf çekimleri yaptığını, bu sırada fuardaki yabancı menşeli markaların temsilcilerinden bir güzel fırça yediğini, dayak yemekten ise son anda kurtulduğunu söyledi. Fotoğrafçı bulunduğu mekandan ötelenirken arkasından Türklerin sahtekarlığından, emek hırsızlığından, beceriksizliğinden yana baya bir laf duyduğunu aktarmıştı.